31 Ocak 2009 Cumartesi

Happy-Go-Lucky

Geçen hafta sonu izlemiştim ama bir blogum olduğunu tamamen unutmuş olduğumdan aklıma bile gelmedi şuraya iki satır düşmek. Golden Globe'da dikkatimi çekmemiş olması şaşırtıcı, özellikle ödülü alırken hatunun durmadan "suck it suck it" deyip durmasına rağmen bu film özellikle dikkatimi çekmemişti. Ödül töreninde İsrailli sinemacılara ödüller sunarken en ufak bir imada bile bulunmadan gülümseyip sex ve uyuşturucu konulu teenager esprileri patlatan sinemacı kitle yüzünden zaten kıl olmuştum. Bir tanesi de çıkıp sizin adınızı artık sadece öül törenlerinde duymak istiyoruz akşam haberlerinde değil deseydi hepimize yeterdi ama gerek görmediler. Böylece benim adamlarla ilgili kaybettiğim gerçeklik perspektifini de geri kazanmış oldum. Hangi sanat, hangi duyarlılık, hangi muhalafet ya da hangi endüstri.. Yemişim..

Herneyse; sadede geleyim. bu ingiliz abla 30'lu yaşların başında bekar bir ilköğretim öğretmeni.. Bir ev arkadaşı var, bir kızkardeşi(aslında 2) ve işte böyle kendi gibi birkaç sevimli tip daha. Leş gibi kurgulanmış toplumsal düzenlerin bize dayattığı yaşam şekilleri yüzünden, yaşlandığı ve yalnız kaldığına dair yanılsamanın kokusunu aldığı için hafiften huzursuz. Oysa bu koca bir yalan ve biraz düşününce insan bunu mutlaka farkediyor. Zırvalıyorum, tüm film diyalogdan ibaret zaten şu oldu bu oldu deme imkanım yok- ama başka birşey deme imkanım var. Dün gece 5-6 kişi ya da 8-9 neyse.. beraberken.. yine aynı derin tatmin duygudu. Hayatımın en güzel yılları ve bunu böyle yapan da işte burada beraber olduğum insanlar. Beni berbat bir dünyadan koruyan; aklımı ve kalbimi- hiçbirşeye mecbur olmadığımı sadece olmak istediğim insan olabileceğimi bana gösteren.. Tanıdığım çok az insan benim kadar zengin, belki de hiçbiri.. Benim için de tan bir happy-go-lucky-- Sürekli olarak kendimi çok şanslı hissedip duruyorum zaten. Biraradayken nasıl göründüğün, ne iş yaptığın, nerde yaşadığın, kaç yaşında olduğun ıvır kıvır hiçbirinin önemi olmuyor. Esasında politik görüşünün dünyaya bakışının falan da yok. Duruşlarımız yakın olsa ve birbirimizi çok etkilesek de bir dayatmadan söz edemeyiz. Tek bir koşul iyi niyetli olmak, samimi olmak gibi. Ya da bilmiyorum koşulların gerçekte ne olduğunu. Kozmik bir durum var; birbirimizi buluyoruz ve birden müptela oluyoruz. Çok uzattım, susuyorum. Tüm sevgililerimi öpüyorum.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Üç Maymun

Çok acayip güzeldi, ağzım açık kaldı. Çok klostrofobikti mesela öncelikle ki ben bunu çok severim. Kendimi o acayip evde sandım filmin büyük bir kısmında. Sonra feci gerçek, çok yakın bir yozluğu vardı; ne acayipti ya. Ne sessiz ne gürültülüydü.. Ne aşina ne yabancıydı.. Ne kestirilebilirdi ve de ne şaşırtıcıydı.. Bu tip yönetmenlik durumu, bir tür doğa üstü güç sanırım, gift denen şeyden. Ben zamanı durdurabiliyorum; ben duvarlardan geçebiliyorum; ben de film yönetiyorum.. Başka bir açıklama bulamıyorum; başka türlü gerekçelendiremiyorum bu işi bu şekilde yapmayı. Vay be.

Vicky Cristina Barcelona

Ne desem boş demek istiyorum sadece. Şimdi sen Voody Allen'ı al; yazsın hayvan ; Scarlett Johansson, Javier Bardem, Penelope Cruz hayvanları oynasın; bu işler Barcelona'da olsun, aylardan temmuz olsun ağustos olsun, Giulia bla bla denen hayvan şarkısını söylesin.. Yapılabilecek tek şey vardı biz de onu yaptık- hemen koşup şuurumuzu kaybedene dek şarap içtik. İsabet oldu. Pek fena pek güzel..

4 Ocak 2009 Pazar

Black Cat, White Cat

Taaa cuma gitmiştim ama.. Çok önceden izlemiştim ama bu tekrar iyi geldi. Zaten başucu filmlerinden biri çünkü insana unuttuğu şeyleri hatırlatıyor. Hani hay huy içinde unuttuğu. 1998 yapımı Emir Kustarica abimizden çingene güzellemesi- desek. Hangisi değil ki desek? Oyuncular sanırım bir iki tanesi dışında zaten oraların güzel-çirkin insanları. Hiçbirinin ortodonti tedavisi olmadığını kesinlikle biliyoruz. Çok çingene güneş yanıkları vardı- amele demek istemiyorum çünkü bu adamların avamlığı çok yakışıyor, küçümsemek gibi bir densizlik yapmamak lazım. Zaten avamlık nedir ki? Nefis karışıklıkta- benim için bile- bir düğün evi; 2 güzel aşk hikayesi ve 1 güzel dostluk hikayesi daha.. İnsanın içini eriten müzikler, içine işleyen fotoğraflar. Ben var ya bu sistemi yerim, bu düzeni donumda sallarım lan diyorum. Yani filmdeki abiler öyle diyor. Gıpta ediyoruz, saygıyla eğiliyoruz önlerinde.

Australia

Çok uzun, bitmek bilmiyor. Hazırlanıp gitmek lazım, patates bile haşlanabilir, o kadar uzun. Hatta ben bir ara gerçekten döngüye girdi ve bitmeyecek sandım. Aborjinlerden bahsedeceklermiş ama dikkatleri dağılmış sanırım ya da sıra gelmemiş abuk subuk romantizmler yüzünden. Belli bir süreden sonra filmin fantastik olduğuna inanmaya başladım- öyle motive ettim kendimi çünkü süper saçmalaştı. Çizgi film gibi oldu. Avusturalya güzel bir yer(miş). Güzel güzel çölleri, yağmur mevsimleri falan var. Hugh Jackman fena yapmış gövdeyi, genellikle odak noktası oldu benim için. Nicole Kidman'da yaşlanmış. Aman çok uzun, çok ince, çok beyaz, çok sarışın falan sinirlendiriyor beni bu kadın ya. Aborjin kralını çok sevdik, şarkılarını çok sevdik, herşeye isim vermelerini çok sevdik. Oraya buraya garip garip gerekçelerle gidip kendi beş para etmez yaşamlarını konuşlandıran, savaşan, toprak bölüşen İngilizleri, Amerikalıları, Japonları sevmedik. Dünyadaki tüm kadim kültürlerin beyaz adam tarafından bok edişilişini, iç edililişini anımsadık, utandık, öfkelendik. Geçti ama sonra. Birşey olmadı.