24 Ocak 2010 Pazar

The Night of the Hunter (1955)


Bir Hansel&Gretel uyarlaması . Ama bitirdi beni ya o incil alıntılaryla. Bitmek bilmedi film. O Robert Mitchum'un da allah belasını versin. Manyak herif.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Looking for Eric (2009)


Bu ingiliz işleri güzel oluyor, özellikle de bir yerinde futbol varsa. Yakışıyor heriflere futbol işleri. Holiganlık falan. Fakirlik. Cahillik. Irk da çirkin. Yakışıyor işte.
Paul Laverty yazar, Ken Loach yönetir..

17 Ocak 2010 Pazar

Soul Kitchen(2009)


Fatih Akın bana almancayı sevdirdiğin yeter. Hem bu kadar lezzetli nasıl olunurmuş fütursuzca? Hem güzel müzikler dinlet, hem güzel yemekler pişirt çingeneye, hem yunan asıllı beyaz adamlara büyük aşklar yaşat... Pes diyorum bu kadarına. Hava çok soğuktu, saat çok erkendi, bilet pahalıydı, salon konforsuzdu... Ama o film bitmeseydi keşke.. Hem de hiç almancı tadı gelmedi ağzıma, bunca tanıdıklığına rağmen. Seviyorum dilleri, etleri, içkileri karıştırmanı. Renkleri kokuları harç etmeni. Yakışıyor sana. Venediklerden ödüller alıyorsun, ben de durduk yerde türklük gururu falan yapıyorum." Durup durup izlenmeli" klasörüne ekliyorum.

Birol Ünel sen de bi dur artık...

Caótica Ana (2007)


Julio Medem ile güzel bir tesadüf karşılaştırdı beni. Çeşitli açılardan yavan gelmiş olsa da ısrar etmek istiyorum. Bu ara ısrar etmek istiyorum. Biraz greek tadı aldım ama ege değil akdenizdi kokan. Bronzlukları karıştıryorum hep. Ana (Manuela Vellés), 16 yaşında bir ressam. Madrid'de bir tür bağımsız sanat okulunda aşkla, sanatla ve kendisiyle karşılaşıyor. Ölümün br bitiş değil başlangıç olduğuna vurgu yapan bir öykücük. Protest hem de; naif bir sanat değil yapılan; avrupalılara yakışan tarzda herbirimizin dünyayı değiştirebileceğine inanan bir duruşu var. Bana da çok tanıdık ve yakın geliyor. Bir sahne var; aklıma kazınan. Bir animasyon; 10 saniyelik. Sevgilinin göğsüne elini sokup kalbini tutan aşık.. Ve bıraktığında verdiği acı.. Bu herkese biraz tanıdık gelir mutlaka. Neden gelmesin? Ve mağara duvarlarındaki kapılar..Susayım, durayım...

Un condamné à mort s'est échappé ou Le vent souffle où il veut (1956)


"A Man Escaped" diye analım ki anması ve unması kolay olsun. Bresson'a Mouchette ile başlamıştım. Pişman değilim. Öyle ki devamını getirmeden edemedim. Edemeyeceğim de. Her ne kadar Almanya'nın Fransa'yı istila ettiği günlerde ve bir toplama kampında geçse de- gerçek bir mekan hem de- kapkara değil bu film. Olası tüm aksiliklere, yoksunluklara ve fransız herhangiliğine rağmen hem de. Şunu demek istiyorum; adamlarda öyle bir duruş var ki, bir tür illaki hırsı değil de olacağına dair içten-derin bir inanç. Ve oluyor, ne ilginç. Bunu tüm fransız kültürüne entegre etmeye çalışmam da ilginç. Ama eğer bu pr ise olmuş diyorum. Hapishaneden bir adam kaçtı; ismiyle dahi sonunu söylüyor ama bir süre sonra sonu önemli olmuyor zaten. Denemek, umut etmek, inanmak yeter. Özellikle işgal altında bir kamptaysanız. İdam cezanız için sıra bekliyorsanız. Hiçbir şeyiniz yoksa, size inanan dostalarınız bile. Fontane diyor ki, yan hücredeki komşusuna, yapacağım çünkü yapmak zorundayım. Şiir gibi birşey işte. Şiir gibi birşey.