30 Kasım 2008 Pazar

Quantum of Solace

Aslında daha tam izleyemedim. Çok hastaydım uyuyakaldım ilk yarıda; yine de yorum yapabilirim. Ülkemizde filmlere izlemeden yorum yapılabiliyor :p Önceki bi kaç yazımda Bond hakkında ileri geri konuşmuş olabilirim. Ama teknoloji ve Daniel Craig bana doğru yolu gösterdi. Aydınlandım çok şükür. Onlar nasıl araba kardeşim, o nasıl adam? Nasıl kostümler, hangi Londra terzisi biçti o takımı? Breh breh breh.. 2008 model bond beni benden aldı. Sarışın olmasına rağmen.. Üstelik devreye Alicia Key girmiş, ağzımıza oradan da sıçılıyor.. Yarın gidip adam gibi izliyorum, gerisini sonra yazıyorum..

25 Kasım 2008 Salı

Live and Let Die(1973)

:) bırakamıyorum müptelası oldum.. Ama kim olmazdı ki..Mesala Roger Mooore'la yeni Bond eskisini aratmıyor; yine tek adam yine de atılıyor katılıyor. Ve hatta bu defa işin içine egzotik Jamaica sahillerinin vodoosu giriyor. Solitaire (bkz. Jane Seymour) kutsal bakiremiz olup bakıcılığı da işte bu el değmemişlikten geliyor. Ve fakat orta yaşı geçmiş olduğu halde Bay Bond'la bir gece geçirmesi kendisinin dünyevi zevklerin müptelası olmasına yetiyor. Bu arada iç görü falan kalmıyor ama olsun, işte buna kader deniyor. Die Hard serilerinin artık buradan gaz almaya başladığından şüpheleniyorum. Artık araba kırmak yetmediği için teknelerle de kapışılıyor. Ve hatta adrenalin için hem timsah hem köpekbalığı tehlikeleri atlatılıyor. Karaderili büyücüleri saymıyorum bile. Çok geyik oldu bu yazı. Ama film de öyle olmuş. Müzikler güzel..

24 Kasım 2008 Pazartesi

Issız Adam

Pek uzun uzun bahsedilecek bir tarafi yok bence. Ama turk sinemasinda da karakter cozumlemeleri guzellesmeye basladi. Bu arada klavyenin sacma bi yerine bastim turkce karakter yemiyo. Isabet oldu daha yazacaktim ama kalemimi yediler oldu oh bee..
Terbiyesizlik etmek istemiyorum, türk sineması baya taşaklı sinemadır, ama son dönemde o kadar dandik endüstri tasarımları yaptılar ki.. Alper arkadaşımız tam bir boktu koktu vakası.. Ada.. nebliyim.. aman ya.. ne anlatacam.. anlatamıyorum yani.. Müzikler güzel..

23 Kasım 2008 Pazar

Diamonds Are Forever

Aman tanrım- korkunç yaa. Bu kadar berbat bir film olamaz.. İki oturumda ve güçlükle bitirebildim. Bond olanca maçoluğu ve Sean Connery artık kırlaşmaya başlayan saçlarıyla çok kötüydü. Kötü dövüş sahneleri, aptal kötü adamlar, berbat teknolojik aletler. Senenin sadece 1971 oluşuyla avunmak isterdim ama.. Bond kızı Jill St. John nefis bir kızıl olmakla beraber dimağıma kazınmadı açıkçası. Ama bu filmi çok önemli yapan bir şey var; Mr. Kidd(Putter Smith) ve Mr. Wink(Bruce Glover) diye iki eleman; gay oldukları vurgulanmış saçma sapan şekillerde, önemi olmamakla beraber. Bu arkdaşlar partner, kötüye çalışıyorlar ama hangi düzeyde tam kestiremedim- açıkça katiller ama. Ve öyle bir fotoğrafları var ki, kibar, sakin ve esprili.. Haneke'nin Funny Games'indeki Paul ve Peter olmasın sakın bunlar. Görür görmez tanıdım bu manyakları. O kadar kabak gibi ortadalar ki.. Müthiş bir esinlenme, süper fikir. Birincisi bu sebeple, ikincisi de Shirley Bassey'nin muhteşem yorumuyla müziği için Diamonds are Forever'a hakkını veriyorum, ama bir kez daha izleyemem.
Bu arada üstüste Bond çaktıkça, ulan bu herif katil ya, uluslararası düzeyde, komutan falan diyorlar ama bildiğin devletin tetikçisi. Kıl oluyorum iyice kendisine, daha da 15 tane film var elimde. Bilmiyorum Daniel Craig'e gelene kadar ne olur, ben sinemanın önünde pankart mı açarım, bilemiyorum.. Pis maço..

20 Kasım 2008 Perşembe

Into The Valley of Elah

Şiddetin tezahürleri o kadar çeşitli ki; acaba bu çeşitlilikte aşk var mıdır ya da sevgi diye.. Hayretler içindeyim gerçekten.. Bir amerikan günah çıkartması daha. İnsanın sevdiği birini kaybetmesindan daha korkunç olan bir şey var; kaybının orospu çocuğu olduğunu öğrenmesi. Ve daha da kötüsü tüm bunların uğruna feda edildiği değerlerin beş para etmeyeceğini farketmesi.. İşte sürekli tekrarlanan bir vatan-millet öyküsü. Bir idealler ve adanmışlık masalı mı demeli.. Dinlerin modası mı geçiyor, yoksa bu afyon daha mı ucuz? Daha mı kolay yayılıyor? Şiddet bulaşıcı ve bağımlılık yapıcı. Özellikle de toplumsallaşınca. Paketlenince. Etiketlenince. Bir amaca alet edilince. Kutsal bir amaca.
Gerçekten çok karamsarım şu anda. Bahsini ettiğim feci bilinmeyenli ama çok tanıdık denklemde bir değişken daha var. İnsan tüm bunlara rağmen devam edebilir. Ama kendini kandırması uzun bir süre ve sonra malesef ayılması.. Kendini başka biri sanması; ama olmaması. Buna dayanamayabilir işte.. Ve hatta lütfen artık buna dayanamasın..
Buraya künye koymak boynumun borcu; adamın emek emek filmini başlık yaptım, esinlendim, döşedim ve böylece basıp gidemem. 2007 yapımı filmi Paul Haggis yazmış yönetmiş, ellerine sağlık. (kendisini biraz daha yakından izleme kararını almıştım zaten.) Filmin aslanı Tommy Lee Jones, kaplanı Charlize Theron..

Un Gierno Perfetto

Aslında geçen hafta izlemiştim ve oldukça soğudu ama yine de iyice uzaklaşmadan yazayım dedim. Öncelikle mutlaka önerdiğimi belirteyim. Filmin oldukça sade bir konusu var ve gerçekten de bir günde olup bitiyor herşey. Zorbalığın ne kadar kolay ve yaygın olduğunu o kadar güçlü vurguluyor ki insan etrafına bakma ihtiyacı duyuyor ürpererek. Zaten kadınların nerdeyse yarıya yakınının şiddete maruz kaldığını buz gibi istatistiklerden biliyoruz ama ya inanamıyoruz- inanmak istemiyoruz ya da sigaranın sağlığa zaralı oluşu derecesinde içselleştiremiyoruz. Sürekli görmezden geldiğimiz, görmemeyi tercih ettiğimiz bu tokadı Özpetek 105 dakika boyunca bizden esirgemiyor. Belki de basit bir hayatta kalma güdüsüdür bu. Öyle güçlüdür ki insanda acıdan kaçmak, hazza yaklaşmak; tüm bu hastalıklı gerçekleri; gerçek oluşuna görerek inanamadığımız zulümü ancak perdede idrak edebiliyoruz. Çok aşırı şiddete bile; hamile kadınların babalarının verdiği kararla kurşunlanmasına, pek küçük çocukların sistematik olarak cinsel saldırıya maruz kalmasına falan bile duyarsızlaştığımız bu dünyada günlük zorbalığı normal sanıyoruz. Zannettiriliyoruz. İhtiyaçların manipülasyonu.. Kopuyorum konudan. Öze yaklaşmaya çalışayım. Hikayenin ne olduğu zaten fena önemli ama yönetmenin "sinema sanatı"nın hakkını vermesine de dokunalım. 2008 de bu iş artık tamamen endüstri olmuşken işte bir Ferzan Özpetek bizi alıp çektiği fotoğrafa kilitliyor. Ki benim vakti zamanında, izlediğim bir oyundan sonra bu işi hakkıyla yapmama imkan yok diyerek tiyatrodan kopmama benzer bir biçimde evimdeki ödünç kameraya elimi süremez hale getirdi beni. Çünkü kardeşim bu iş hakikaten böyle yapılır. Çok sevdim, bayıldım.

17 Kasım 2008 Pazartesi

:(

umarım mevsimdendir, ya da günden.. çünkü bu kadar kötü hissetmeye çok dayanamam..

16 Kasım 2008 Pazar

kışmışçasına..

dün gece Apocalypse Now izledim. üzerinde çok konuşulabilecek bir film ama beni aşıyor. ben sadece 210 dakika olduğunu vurgulamak isterim. zaten coppola hatırına girdik ama marlon brando hatırına kaldık. kendileri filmin son yarım saatine dek görülmeyip sadece bahsi edilen adam olunca baya kıllanmıştım ama arzı endam edip bizi ağır karizmasıyla ezince yarım saat bile yetti.
amerikalıların vietnam travmalarını dinlemekten sıtkımız sıyrılmış olsa da bir taraftan kendi ağızlarına da bu şekilde sıçabiliyor olmaları güzel, takdire şayan. neden dünyayı en aptal toplumun yönettiğini sorduk kendimize; ama zaten bir grubun hızını en yavaş bireyi belirlemez mi? şaşırmamak lazım artık..
Apocalypse Now bir başucu filmi değil. ama en az bir kez izlenmeli ve sonra da yeterince zaman geçince bir kez daha..

14 Kasım 2008 Cuma

böyle kılık değiştirmek, böyle yoz, anlamsız, içi boş yaşamak.. bütün bir kostümlü gün boyunca nezaket içinde başka biri olmak.. çakal olmak.. hırslı olmak.. hızlı koşmak.. önde olmak.. artık gerçekten midem bulanıyor.. su içmek istiyorum..
aşk

aramak
bulmak
bulduğunu sanmak\kaybetmek

--------------------
evlenmek
boşanmak
.. gibi bir kurgu yapmıştık başlangıçta. ama şimdi burada çok temel bir mantık hatası görüyorum.
çünkü evlilik (denen şey) aşkın bir evresi değil. ve hatta aşkla hiç ilgisi olmadığı konusunda hemfikiriz zaten.
dolayısıyla başlıkları

aramak
bulmak
kaybetmek'e indirgiyorum.

ARAMAK--

bi masada-ilk masa- üniveriste öğrencisi olduğunu tahmin ettiğimiz 3 4 kişilik bir grup bulunmaktadır.
oldukça ateşli bir konuşmalar silsilesinden bahsedebiliriz- bu kadar iğrenç betimlemek zorunda olmasak da.
aynı anda 2 hatta 3 kişi konuşmaktadır. temposu çok yüksektir. hepsi de çok heyecanlıdır ve parlak fikirleri vardır.
aşkı arıyorlar ve inanıyorlardır- çok yakındadır- kokusunu alıyorlardır..


BULMAK--

bir çift.. yanyana oturuyorlar. yeterli alan olmasına rağmen fazlasıyla yakın duruyorlar..
elele olabilirler. birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. müzik yok. çevre sesi yok. herhangi bir yiyecek ya da
içecek olmayabilir masada. ama çiçek olmalı. tazeliğin sembolü. bir buket değil. küçük bir vazo küçük bir bar
çiçeği..konuşabilirler.. kendileri hakkında.. evrenin merkezi oldukları için.. başka bir mevzu olmayacaktır zaten.

KAYBETMEK--

yalnız bir adam\kadın-- hangisi daha iyi betimler aşk acısını emin olamadım. kadınların yaygaracı
acılarına rağmen erkeklerin yalnızlığı daha hüzünlü ve ağır gibi. genelde kadınlar
derilerini değiştirip-acılar içinde elbette- sonraki bahara başka biri olarak doğarlar. erkekler ise
-zavallı- bunu bilemez ve sakatlanmış olarak devam ederler. eski acıların faturasını yeni aşklara ödeterek-
ahmet altan olmuşum lan ben-


08-10-08

aramak;

-nerden anlayacağız başımıza gelenin aşk olduğunu
-anlamayacağız, bileceğiz. rüyalarda bildiğin gibi nerde olduğunu
-ya bilemezsek? kaçırırsak?
-o zaman aşk omayacak zaten başına gelen, eksik kalacak
-mevsim değişecek mi? hava güzelleşecek mi? güneş parlayacak mı?
-hayır ama umrunda olmayacak. farkına varmayacaksın.
-ne kadar sürecek?
-önemi olmayacak? zamanın göreceliliğine güven- yeteri kadar sürecek.
-nerede başlayacak?
-içine düşeceksin- hafif bir panik duygusu saracak- hem kaçman gerektiğini anlayacaksın hem de
kalman gerektiğini.
-nerede bitecek?
-sabah pişmanlıkla uyandığında. için sıkıldığında. yola koymaya çalıştığında. kontrol etmek istediğinde.
-bundan sakınmalı mı?
-istersen sakın, ama işe yaramaz. o formül burada çalışmayacak.

bulmak;
-artık bütünüm
-artık eksiksizim, kusurusuzum, tamım.
-


11-10-08

kaybetmek;

-eriyorum. tüm benliğim yokoluyor. yıllarca ince ince sivrilttiğim köşelerim.. belirsizleşiyor.
beni ben yapan şeyler.. ben de herkes gibiyim kaybederken.. ezik ve acınası. kaybeden..
artık tenim güneşte parlamıyor. saçlarım rüzgarda uçuşmuyor. güzel kokmuyorum.
gözlerimde bir ışık sönmüş, izlerini bırakarak etrafında.. yorgunum ve uyumak istiyorum.
ama 2hafta uyusam bile beni dinlendirmeyecek.

10 Kasım 2008 Pazartesi

pazartesi sendromu.. hiç aklıma gelmezdi ege kampüsünde güneşlenirken, stresten sırtımın ağrıyacağı. bu hayatı ben mi seçtim. yoksa seçeneklerim mi bunlardı. kendimi sabote mi ettim. inanmak istemiyorum tümünün bu olduğuna. ama gerçek bu. inanmasam da tümü bu.

9 Kasım 2008 Pazar

çok filmatik bi haftasonu oldu.. ne demekse.. sinefil mi demeli.. yok yok.. bond weekend dersek.. en doğrusu olacak.. 22. sanırım geliyor yeni, veya geldi. Ama 24 tane oluyor sayınca. Çünkü bir tanesi (everything or nothing) animasyon ve yok malesef bulamadım. Bir tane de casino royal var ki 2006 değil old casino royal diyebiliriz kendisine 1967.. inanılmaz bir şey. zaten kazara izlenen filmler fena oluyor sanırım. bu film bond filmi sayılmıyormuş, literatürde yani. zaten "jimmy bond" denen bir adam var ki ( voody allen!!) çok acıklı. filmde ben diyim peter sellers, sen de jean paul belmondo..
ya da ursula andress ve/veya jacqueline bisset.. böyle gereksiz teknik konulara girmek değildi niyetim esasında :p ama anlattım yine de derdimi.
esas konu bond klişeleri.. üstüsüte bond çakınca.. evet kafa yapıyor.. ama adamın nası bir hovarda, nası bi serseri olduğunu iyice idrak ettim artık. yani bir süre sonra, bond değil mi şeytan görsün yüzünü dedirtebilir.. :) valla yaa..


3 Kasım 2008 Pazartesi

Sevgili Ayten Teyze.. Ben senin en bayıldığın tanıdığın değilim biliyorum.. Bana zaman zaman uzaylı görümüş gibi baktığını farketmedim değil.. Belki çocuklarını uzak tutmak isteyebilecğein biri bile olabilirim. Pek fazla ortak noktamız olmayabilir. Birbirimiz çok iyi anlamıyor olabiliriz. Pek iyi bir çift olmazdık, kabul ediyorum, zorlamıyorum, vs vs.. Ama benim sana karşı hayranlık duymamı gerektiren bir durum var. Kızın.. Çok pis bir kızın var Ayten Teyze. Bu hamur neredendir, bilemiyorum. Kasten mi oldu, sorgulayamam. Nasıl yaptın da yaptın Ayten Teyze. Bu kadın benim için fazla önemli; bilmem nasıl anlatsam. Ergenliğimde falan bazen kendimi yeşil hissettiğimde; tüm yaşam alanları içinde zavallı tekbaşına bir yaratık, bir artık gibi falan, avunurdum; eğer ben varsam derdim bir tane daha olmalı, bana benzeyen. En azından biri olmalı bu kadar garip hisseden. Bir ideal öz eş: Tabi o yıllarda onu esmer bir İtalyan kurguluyordum ama.. Ayten Teyze; anlaman lazım, kızın.. Elif.. Çok garip, karanlık, sarp, soğuk, dikenli, acıklı yollarda.. gülümseten birşey oldu.. Umut veren.. Devam ettiren.. Bana benzeyen.. Ve hiçkimseye benzemeyen.. Çok acayip..İnsanın annesinden olmayan öteki kardeşini.. böyle sevmesi.. böyle bağlanması ona.. Teşekkürler.. Taşıdığın için.. Bana.. Belki annem de beni onun için taşımıştı.. :) Bilmem anlatabildim mi..

2 Kasım 2008 Pazar

döndüm evime.. çok özlüyorum ben bu evi. kendisi için bu kadar çalışırken yeterince kalamıyorum içinde. özlüyorum. buradaki tekbaşınalığımı, sessizliğini, vs.. ve galiba özgürlüğümü..

1 Kasım 2008 Cumartesi

ne yaptığımızın önemi yok, ne içtiğimizin, nerede olduğumuzun, kaç kişi olduğumuzun da.. berabersek iyi.. berabersek güzel..