Bazen evdeyken düşünürüm; evde yalnız olduğumu.. Orada kimsenin olmadığını.
Aslında 15 yıldır ve genellikle yalnızım. Geceleri ışıkları açık bırakmam. Kapıları kapatmam. Böceklerden korkarım. Bir ses duyarsam, uyanırım.
Bunu düşünmek garip. Bunu düşünmek sonsuz büyüklükteki evrende, sonlu büyük dünyadan başka gidecek yer olmayışını düşünmek gibi. Bir yer olduğunu bilsen bile gidecek yol olmaması gibi. Garip.
Hem korkutucu, hem acıklı, hem güvenli, hem de özgürlük hissi veriyor.. Bu bizim hasta kafamızdan kaynaklanıyor herhalde.. Ev güvenli ve klostrofobik. Yersen :)
27 Eylül 2011 Salı
17 Mayıs 2011 Salı
Herşeyin başladığı yaz..
bezelye pişirirken aklıma geldi ilk, meğer zaten tohumlar düşeli çok olmuş, ilk filizin patladığı an diyelim. bir mayıs akşamıydı. tam da bu akşam. kafa yormayı düşündüğüm bir konuydu, aşık kafası. zaten kısa süre önce gündeme gelmişti ve geyiklenmişti. altını oymaya karar verdim birden. "Aşık Kafası".. Ve oyunlar başlasın..klavyede "l" ve "ş" dipdibe ya, 3 kere alık kafası yazdım, tabi ki dil sürçmesi diye bişey yoktur. biz bu kafaya hızla koşan 3. çifttik. diğer ikisini görmüştüm, birini uzaktan birini yakından. her ikisini de yargılamıştım kıs kıs. sonra neyin buna sebep olduğunu düşünmeye başlasam iyi olur noktasına geldim, çünkü zehirleniyordum. aşık olmayan kafalar için üzülüyordum. kendimi bi bok sanmaya başlamıştım. insan neden güvenli bir kucakta kendini ölümsüz sanıyor? neden akıllı, güzel, yenilmez, başarılı, sağlıklı.... ve tüm yunan yarı tanrılarına atfedilen tüm o şeylere vardım sanıyor. hani yolculuk içseldi, bu bedava biletle heryere gitmeye nasıl da çabucak razı olduk?
bir tür otomatik doğrulama süreci başlıyor herhalde, benim canım sevgilime ne yapsa yakışır gazıyla. bir anda yargılanamaz bile değil süper insan olunuyor bu sayede. you're my hero.. i'm already hero..
herşeyin başladığı yaz geçen yazdı. kanımız karışıktı, rönesanstaydık, herşey de ne komikti. tüm meyveler organik ve dalındandı. haftasonları uzun, iş günleri boktandı. aşırı derecede yetişkindik ve bunu sömürmeye müsaittik. biraz paramız vardı, canımız ne çekerse yemeye yetecek kadar. bu da çok para demekti.
sonra herşeyin solduğu kış başladı. güneş ne kadar erken batarsa bira o kadar çabuk ısınıyordu. ve hiçbir bitki yeterince mutlu hissettirmiyordu. toplama kampında bir yahudiydim. gidecek yer yoktu. gitmeye gücüm yoktu. gitmeye iznim yoktu. zihnimin soykırımı başlamıştı ve beni yeryüzünden kazımaya kararlıydı. ağzıma sıçılışın kışıydı.
sonra meğer herşey laleymiş ve biraz ayaz yemeden çiçek açması mümkün değilmiş şubatı geldi. ne güzel geldi. eski sevgililer gününü ve sevgililer gününü kutladık. benim donan götüm 1 ayda zor ısındı. o ısınma genleşmeye dönüşünce ben panikledim. malum her sene olduğu gibi o sene de önümüz yazdı.
şimdi herşeyin olduğu yazdayız. şimdi hafiften midem ağrısa ve ısı iç bayma alt sınırını zorlasa da -burada dream theater if i die tomorrow.. diye girebilir- muz balığı ve bezelye için iyi bir gün.
aşık kafası... aşık kafası... olduğu kadar..
10 Şubat 2011 Perşembe
Kasım

Etrafında dolaştım, bir kapı bulmak için. Etrafında dört döndüm. Kocaman bir kaleydi. Büyük taşlı ve yosunlu. Bir kapı aradım. Ama yoktu. Sonunda dikkatini çekebilmek için büyük bir ateş yaktım. Büyük bir ateş. Bu yaz oldu bu. Tatilimizde.
Herşeyi hatırlıyorum. Beni nasıl sevdiğini. Beni nasıl kanattığını. Herşeyi hatırlıyorum. Bir ölüm gibi. Sanki hiçbirşey olmamış gibi. Oysa oldu.
Biliyorum, şimdi geçiyor. Ve bu artık kanamasından daha fazla acı veriyor.
Sonra, onu gördüm. Arena gibi bir yerdi. Kumlu bir zemin. Rüzgar estiğinde ya da salt biri yürüdüğünde tozlar uçuşuyordu. Çok gururluydu. Ve sanki-çok dokunulmaz. Keyfi yerindeydi. Hiçbirşey sana ulaşamazdı. Sana. Kostümlüyken bana olduğu gibi.
Oysa biz kimdik? Kaybolmuştuk. Kendimizi bile kaybetmiştik. Ve tek arzumuz bu kaybedişi unutmaktı. İçiyorduk durmadan.
Yaralarımız benziyordu. Ben seni ben sandım. Sevince iyi gelir sandım.
Sanki ilk sendin-ki değildin. Nasıl bu kadar tazeydin? Sanki tüm insanlık tarihinde ilk Aşık bendim! En büyük aşk benimkiydi. Kapkara bir kış geliyordu ve ben hiç korkmuyordum. Ben hiç üşümeyecektim, burnum hiç akmayacaktı. O sikindirik rüzgarları takmayacaktım. Çünkü sen vardın. Sabahları beraber uyanacaktık. O sikik sabahlarda sen beni uyandıracaktın. Bir kocaman aşkın kucağına.
16 Ocak 2011 Pazar
Lost in Translation(2003)
Scarlet meyve gibi. Bill yaşlı, çirkin ve ekşi. Tokyo fazla aydınlık, japonlar fazla konuşkan. Amerikalılar gittiğiniz heryerin içini boşaltıp yerine kendi olmayan sorunsallarınızı kondurmayı ne kadar çok seviyorsunuz. 2003'te belki küçük bir şansı olabilirmiş ama şimdi sadece zaman kaybı gibi. En iyi ihtimalle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)