3 Aralık 2010 Cuma
ilkel..
korkuyorum.. çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..çok korkuyorum..
28 Kasım 2010 Pazar
düşüş..

son bir yıl içinde geldiğim noktayı izliyorum. sabahın 4ünde uyandım ve ağzıma gelen ilk tat pişmanlıktı. uyandığım için pişmandım. sadece uyurken canım yanmıyor gibiydi. yeniden istedim ama olmadı. hergün daha fazla batıyor gibyim. artık bu dibi olmalı dediğim yerlere bile oldukça aşağıdan bakıyorum şimdi. daha çok sigara, daha çok içki, daha çok pişmanlık..
son 1 ayda 3 kilo verdim ki, bu benim toplam mevcudiyetim içinde oldukça önemli yer tutuyor. aynaya baktığımda gördüğüm şey huysuz bir karga. durmadan kafamda irade ve akıl şablonu dönüp duruyor ve bu hiç tutmadığım bir söz. ne beslenmek ne giyinmek ne yıkanmak ne de çalışmak istiyorum. tek istediğim kaybolmak. elbette bunu da çok iyi başarıyorum. isteyip de yapamadığım bir şey olmamıştır bugüne dek.
evim tarihinde ilk defa leş gibi, ayakkabıyla girilecek aşamaya geldi. aynı giysilerle günlerce yatıp kalkıyorum. dişlerimi fırçalamıyor, yüzümü yıkamıyorum. eve bile pek gitmiyorum aslında. o küçük ev bana çok büyük. aptal küçük odalarında kayboluyorum. soğuk ve anlamsız. hiçbirşey okumuyorum, yazmıyorum. aşık olduğum trompeti haftalardır elime almıyorum. başladığım filmleri bitiremiyorum. yemek yiyemiyorum. ağzım da sürekli bir pas tadı. odaklanabildiğim tek şey artık elimin bir uzantısı haline gelen cep telefonu. o da hiç çalmıyor zaten.
kendime küstüm. zayıflığım ve tembelliğim yüzünden kızgınım. bir düğmeye basıp değişimi başlatmam gerek ama yapamıyorum. yapmıyorum. sanki lanet olası kanama kendiliğinden duracak gibi geliyor ama durmuyor. bu açık yarayı açık tutmak işime geliyor. bir kurban! melodram kraliçesi.
kendime müdahale etmek istiyorum. ama tamam artık bugün son dediğim pek çok günün gecesi aynı hikaye baştan yazılıyor. her pazartesi rejime başlayan bir obezim. her pazartesi sigarayı bırakan bir astımlı.
sanki ne zaman istersem baştan başlayabilmemi sağlayan bir süper gücüm vardı ve ben yediğim zehirli bir mantarla onu kaybettim. sanki herşey bir oyundu ve ben de güya kuralları çok iyi biliyordum, kaybetmem mümkün değildi ama kaos beni ders tekrarına mecbur bıraktı. bu yıl sınıfta kaldım.
"acaba olur mu? kendiliğinden olmaz."
kış.
..gezegeninde adaptasyon önemlidir. istersin-bir tembel olarak- herşey alıştığın gibi devam etsin. ama etmez. mevsim değişr. zaten en önemli şeydir değişim, ve güya senin en sakındığın kendini. yapışıp kalmak istersin sırf zor geldiği için. neyseki hayatta kalma güdüsü daha güçlüdür. falan filan. sokim böle aşka..
13 Temmuz 2010 Salı
a aydınlanma

- ee peki ertesi gün ne yapıyorsun? diye sordu.
-"Hiçbirşey" dedim. Duş alıyorum, çarşafları değiştiriyorum, odayı havalandırıyorum. Ve devam ediyorum. Zaten hiçbirşey olmadığı için tam olarak hiçbirşey olmamış gibi oluyor..
Aslında M'nin kucağında hıçkırmamanın sebebi bu muydu diye düşünüyorum. Ben bu kıçtan ibaret değilim diye düşünüyordum. Sifon çekilmiş gibiydi. Herşeyin içi boştu yine. Ama bu bir handikap. Herşey nedir? İçi nasıl doldurulur? Bu "anlamlı-sürekli kılma çabaları" bir tür ölümlülük kompleksi gibi geldi bana. Veya çok sağlam bir mazeret daha buldum. Yani bazıları dindar olur, bazıları işkolik. Bazıları çocuk yapar, bazıları şiir yazar. Bazıları sarhoş olur, unutur, düşünmez.. Sonuçta hayat tatlı ve kısa değil mi?
Benim Nazlı'dan ödünç aldığım şahane atleti, sırf ödünç olduğu bilgisi yüzünden, sömürmem gibi. Bitiverecek olan hayatta olma duygusunu sömürmek sanki. Kaygılarla, hedeflerle falan taçlandırma arzusu. Zaten habire pompalanan egolarımız var, neremize sokacağımızı hiç bilemediğimiz.
Ne önemi var? Ne anlamı var? Ne gerek var yahu!
28 Mart 2010 Pazar
Voksne mennesker(2005)
27 Mart 2010 Cumartesi
Adams æbler(2005)
14 Mart 2010 Pazar
Sunday Bloody Sunday(1971)

Ormandaki cadıya gidip kendimden birşey vererek yerine birşey almak istiyorum( Elif söylemişti bunu). Önce sadece alerjimi verip cesaret almak istediğimi düşünürdüm. Sonra birşey oldu. Bir tür aydınlanma-her mevsim dönüşünde olduğu gibi. Artık kaygılarımı vermek istiyorum. Ve yerine hiçbirşey almak istemiyorum. Kontrol etmeye çalışmak ne acıklı; durumları, insanları, duyguları.. Kaç tane hayat yaşayacaksın ki diyen bir ses yankılanıyor içimde ve sadece tadını çıkarabilme gücü istiyorum ta derinlerde. Orada olmanın tadını; hayalkırıklığı ve beklenti ile zehirlenmemiş mutlu anlar.. Sahip olma ve aidiyetin gölgelemediği, amerikan hinlikleri karışmamış deneyimler. Çok istiyorum sakin olmayı. Sadece durmayı ve solumayı. Çok istiyorum..
Künye; John Schlesinger yönetmiş; Peter Finch, Glenda Jackson ve Murray Head döktürmüş. Olup biten şeylere karşı bizim çabalarımız ya da duruşlarımız teferruatmış. İyi fotoğraf vermekten öteye geçmemiş idealler-istekler. Geriye samimiyet ve sıcaklık kalmış. Ya da kalmamış...
24 Ocak 2010 Pazar
The Night of the Hunter (1955)
18 Ocak 2010 Pazartesi
Looking for Eric (2009)
17 Ocak 2010 Pazar
Soul Kitchen(2009)

Fatih Akın bana almancayı sevdirdiğin yeter. Hem bu kadar lezzetli nasıl olunurmuş fütursuzca? Hem güzel müzikler dinlet, hem güzel yemekler pişirt çingeneye, hem yunan asıllı beyaz adamlara büyük aşklar yaşat... Pes diyorum bu kadarına. Hava çok soğuktu, saat çok erkendi, bilet pahalıydı, salon konforsuzdu... Ama o film bitmeseydi keşke.. Hem de hiç almancı tadı gelmedi ağzıma, bunca tanıdıklığına rağmen. Seviyorum dilleri, etleri, içkileri karıştırmanı. Renkleri kokuları harç etmeni. Yakışıyor sana. Venediklerden ödüller alıyorsun, ben de durduk yerde türklük gururu falan yapıyorum." Durup durup izlenmeli" klasörüne ekliyorum.
Birol Ünel sen de bi dur artık...
Caótica Ana (2007)

Julio Medem ile güzel bir tesadüf karşılaştırdı beni. Çeşitli açılardan yavan gelmiş olsa da ısrar etmek istiyorum. Bu ara ısrar etmek istiyorum. Biraz greek tadı aldım ama ege değil akdenizdi kokan. Bronzlukları karıştıryorum hep. Ana (Manuela Vellés), 16 yaşında bir ressam. Madrid'de bir tür bağımsız sanat okulunda aşkla, sanatla ve kendisiyle karşılaşıyor. Ölümün br bitiş değil başlangıç olduğuna vurgu yapan bir öykücük. Protest hem de; naif bir sanat değil yapılan; avrupalılara yakışan tarzda herbirimizin dünyayı değiştirebileceğine inanan bir duruşu var. Bana da çok tanıdık ve yakın geliyor. Bir sahne var; aklıma kazınan. Bir animasyon; 10 saniyelik. Sevgilinin göğsüne elini sokup kalbini tutan aşık.. Ve bıraktığında verdiği acı.. Bu herkese biraz tanıdık gelir mutlaka. Neden gelmesin? Ve mağara duvarlarındaki kapılar..Susayım, durayım...
Un condamné à mort s'est échappé ou Le vent souffle où il veut (1956)

"A Man Escaped" diye analım ki anması ve unması kolay olsun. Bresson'a Mouchette ile başlamıştım. Pişman değilim. Öyle ki devamını getirmeden edemedim. Edemeyeceğim de. Her ne kadar Almanya'nın Fransa'yı istila ettiği günlerde ve bir toplama kampında geçse de- gerçek bir mekan hem de- kapkara değil bu film. Olası tüm aksiliklere, yoksunluklara ve fransız herhangiliğine rağmen hem de. Şunu demek istiyorum; adamlarda öyle bir duruş var ki, bir tür illaki hırsı değil de olacağına dair içten-derin bir inanç. Ve oluyor, ne ilginç. Bunu tüm fransız kültürüne entegre etmeye çalışmam da ilginç. Ama eğer bu pr ise olmuş diyorum. Hapishaneden bir adam kaçtı; ismiyle dahi sonunu söylüyor ama bir süre sonra sonu önemli olmuyor zaten. Denemek, umut etmek, inanmak yeter. Özellikle işgal altında bir kamptaysanız. İdam cezanız için sıra bekliyorsanız. Hiçbir şeyiniz yoksa, size inanan dostalarınız bile. Fontane diyor ki, yan hücredeki komşusuna, yapacağım çünkü yapmak zorundayım. Şiir gibi birşey işte. Şiir gibi birşey.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



