21 Aralık 2009 Pazartesi

Mouchette(1967)


"What will they do without me?
The pain in my chest... as if I had a stone inside." diye başlıyor.. ve korkarım öyle de bitiyor.
Baktım baktım biraz çalışıp yazayım diye; sonra dedim ne çalışıyon, Bresson abinin başka filmini gördün mü? Yok. İki olay var; bir tanesi lunaparkta, çarpışan arabalı ortamda mal gibi bakarken aklımda dönüp duran ve engel olamadığım bir "bu ne sevgi aaahhh, bu ne ızdıraaap" nidası.. Bir de kızcağızın mütemadiyen- haklı gerekçelerle elbette- ama kanar gibi ağlaması.. Film bir roman uyarlaması olup oyucuların büyük bölümü amatör imiş. Bu da zaten insanı kahreden kurgusal duruma mideye sancı veren bir gerçeklik katıyor. İnsan ruhu nasıl kirlenir ve artık nasıl hasta olur mu demeli? Batsın bu dünya mı demeli? Susmalı..

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Vals Im Bashir


Gösterime girdiği günlerde İsrail yine Filistin'li siviller üzerinden şov yapıyordu. Çok kasıtlı olmamakla birlikte bir İsrail kültür ürünlerini boykot etme ruh hali ile izlememiştik. Şİmdi, bu kadar zaman sonra çok karışık hisler içindeyim. Hem bir taraftan gereksiz bir bekleyiş olmuş; zaman geçti ne değişti diyorum. Rahatsız ediciliği ve görselleği ile beni çok tatmin etti. Ama hem de Amerikan sinemasının basmakalıp Vietnam günah çıkartmasına benzer bir tat geldi ağzıma. Çok önyargılıyım. Bu konuda ne yapabilirim bilmiyorum.
Beşir'le Vals; 1982 senesinde Beyrut'ta, Sabra ve Shatila kamplarında siyonist askerlerin 1500 sivili sistematik bir biçimde öldürüşünün, 2000 kişiyi kaybedişinini (!) hikayesi. 2 gün süren katliam sırasında orada hazır bulunan ve o sırada 19 yaşında olan İsrailli bir askerin travmatik yolculuğu. "Hafızamı kaybettim" diyor bir yerde. Öylesine havada kalan bir söz ki. Hafızası sapasağlam yerinde; sadece katliamı kaybetmiş. Ve esasen; filmin sonunda gerçek görüntülerle başbaşa kalınca unutmakta haklı olduğunu derinden anlıyoruz. Kalbimi kırdı tüm bunlar. Taraf tutmak zorunda hissettim kendimi. Oysa bunu yapamam.
Sonuçta ne oldu? Beşir'le Vals oscara aday oldu. Ulusal ve uluslararası çapta 22 ayrı ödül kazandı. Golden Globe gecesi Kate Winslet gururla takdim ederken ödülü(yanlış hatırlamıyorsam); tam o sırada; halihazırda katliam devam ediyordu. İyi bir iş çıkarmış olan ekip haklı bir gururla kucakladırlar en iyi yabancı film ödülünü. Endüstri alınlarından öptü bu kendini pek şık eleştiren adamları. Kimse olanları konuşmuyordu. İma bile etmediler. Halbuki yaşamayan ancak sadece ölü olmayan Filistin halkı da eğer kendi sineması olsaydı; bunları kendi anlatabilirdi. Kendi acılarını. İsrail'e düşmezdi esasen.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Bi-mong (2008)


Öyle derin bir vicdan azabı duydum ki -ve asla uyuyamadım- koşarak geldim ve filmin yazısını yazıyorum işte. Allah cnbce'den razı olsun. Bizi kötü dublajın şerrinden koruyor ve 2008 yapımı KimKiDuk filmlerini bile prime timeda(nasıl?) izletip gönlümüzde taht kuruyor. Velhasıl kelam; usta yine yapmış yapacağını mı demeli.. Esas kız ile oğlanın her ikisi de sanatçı.. Bütün o güzel fotoğraflar buradan geliyor vesselam.. Senaryo yazımıyla ilgili bir kitap okuyordum. Diyor ki "senarist karakterleri anlatır; böylece sanat yönetmeni hangi evde yaşadığını, kostümcü ne giyeceğini, makyöz nasıl görüneceğiniz bilir. Bunu ayrıca tarif ederseniz bütün bu diğer adamlara saygısızlık yapmış olursunuz ." Ben de düşünüp duruyorum, sevgili yönetmenimiz bu adamları böyle cipleriyle falan(bin-jip!) burjuva mı tasarlamıştı diye. Sonuçta taş komünist Koreler bile sıcak küresel dalgalarla iklim değiştirdi değil mi.. Seve seve... Portakal bile yetişir biraz zorlasak.. Evlerin tasarımları, yaşayış şekilleri fazlasıyla dikkatimi çekti bu defa. Kıskanmış da olabilirim. Herşey çok güzeldi. Hem de ikeaya gidip alıp gelemezsiniz; herşey parayla olmuyor malesef. Öyle güzel.
Herzamanki gibi; başka bir türlü iletişim var KimKiDuk aşıklarının arasında. Ya hiç konuşmuyorlar efendim, ya da akılları mı karışıktır nedir (fransızdan evla değil) bir dikkat dağınıklığı bir odaklanamama.. Managment girmemiş daha yatak odasına belli.. Pek güzel bir sahne vardı; pek çok diğer güzel sahnenin yanısıra.. Bir tapınağa gidiyorlar, sesleri dinleyip, dokunup, bekleyip bir tür ibadet haline giriyorlar. Hani çocukken oynanan bir dokuz kiremit oyunu vardır ya; dizersin taşları vurursun topla. Ona benzeyen bir ritüeli vardı ibadetin. Sırayla birer taş koyarak pek de dengeli olmayan bir taş kulecik yapıyor ve dua ediyorlar. Simge öyle güçlü ve elle tutulur ki. Ala...
Öpüyoruz ellerinden; Kore dilini söküp altyazısız izlemek nasip etsin diyoruz..

Dream

Aslında iki güzel rüyayı birden kayıt altına almak istiyorum(kayıt?) Birincisi hafta içi gördüğüm pek öğeli(?) rüya; sadece 1 günlüğüne karşıyaka şubeye çalışmaya gidişimin öyküsü. Nedense karşıyaka şubeye kendi evimden değil yenişehirden ulaşıyorum. Belki de rotasyonu şubeye gittiğimde öğreniyorum. Ama kıyafetim fazla iyi. Hazırlıklı gibiyim. Ve heyecanlı. Siyah uzun bir elbisem var. Siyah elbisem. Onlara uygun botlarım var. Tam nasıllarını hatırlmıyorum ama kıyafetim için çok uygun olduğunu ve bundan çok hoşlandığımı hatırlıyorum. Kasım ayının başları olmalı. Rüzgar ve yağmur var. Ama çok soğuk değil. Hatta tempolu yürüyüşüm yüzünden bunalıyorum ve paltomu çıkarmayı düşünüyorum; ama yapmıyorum. 06'ya gidiyorum, kahvaltılık birşeyler almaya; belki de kahvaltımı orada edeceğim. İki porsiyon su böreği söylüyor ve anında fazla geleceğini düşünerek pişman oluyorum. Çünkü her ikisini de ben yiyeceğim. Çünkü Orçun kahvaltıda su böreğini biraz ağır buluyor. Saat sekizbuçuğa geliyor. Sonra kapının önüne çıkıp caddeye doğru bakıyorum. Orçun geliyor. Kalabalığın içinden yürüyor. Çok heybetli ve güzel. Beyaz kürk yakalı bir palto var üstünde. Çok yakışmış ona. Füme renkte bir takım elbise giymiş, önünü kapatmamış paltonun. Bu da rüzgara koz vermiş. Ona bakıyorum. Bana gelişine.. Çok güzel göründüğünü düşünüyorum. Ama kaygılı. Neden? Geciktiğimiz için mi? Henüz gecikmedik. Ama vaktimiz çok daraldı. Pek romantik bir kahvaltı olmayacak....


Diğer rüya ise Kim Ki Duk'un son şiiri..Bu koreliler kahvaltıda mısır gevreği yiyip geceleri kalsiyumlu süt içmeye başladı herhalde.. Adamlara amerikanvari bir güzellik hasıl oldu.. Ne kadar eleştirsem de o kadar gözümü alamıyorum.. Hem yumuk gözlü hem atletik.. Hem de KimKiDuk.. Töbe töbe...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Ascenseur Pour L'échafaud


Ölüm Asansörü diye çevirmişler; ama bir ismi daha vardı; İdam Sehpası.. Biraz zorlama olmuş ama olmuş netekim. 1958 yapımı filmin çağında idam müebbet gibi bir ceza işte ve yargıçlar kalem kırmaya alışık herhalde bilmiyorum; hemen bir idam bir sehpa.. Fransız , giyotin falan.. Louis Malle'in ilk filmi imiş ki karalığından ötürü- evet damakta bıraktığı tat enfes olmakla beraber- devamını izlemeye cesaretim yok gibi.. Kısa vadede.. Finans sektöründe kısa vade 1 yıldan az zamanlar içi kullanılıyor. Sinema sektöründe ?? Referans noktası Miles Davis üstadımız idi. Kendisinin müziğini yaptığı tek film olageliyor-muş-Hemen koştuk aldık tabi. Bunu yiyen bunu da yiyor gibi oldu. Filmin hakkını veremiyorum galiba. Müziğin de verememişidir belki.. Ne diyorum. Çok Fransız; tam zamanının filmi. Karalar karası bir film olmakla beraber öyle çok dönemeç var ki; her an işler yoluna girecekmiş gibi pır pır ediyoruz. Aktristimiz Jeanne Moreau donuk ve.. hani cool değil de cold derler ya; karizmasıyla yerlere çalıyor hem bizi, hem aşığını.. Beraber göründükleri tek sahne yok bu arada, şimdi farkettim. Aslında var.. Herneyse.. Güzel pekçok şey var; yönetmen de zaten Paris'i anlatmak istemiş; ama böyle yollar, köprüler, kemerler görmüyoruz; ziyadesiyle 5oler Paris'ini soluyoruz.. Pek lezzetli..Evet.. Böyle..

21 Temmuz 2009 Salı

Mahalle..

Dün akşam yanımdaki apartmanın en üst katında yangın çıktı. Dediklerine göre ev sahibi kendisi yakmış. Eşi tarafından terk edilen alkolik buhranı hikayesi.. Fotoğraf öyle kara ki.. Ev tamamen yanıp kül olmuş; gece 10,30 gibi Elif'le sokağa girdiğimizde o daracık yolda 3 kocaman itfaiye aracı, polis, doğalgazcılar ve onlarca meraklı izleyiciden müteşekkil bir kaos vardı. Bir an yananın benim evim olduğunu sanıp resmen buz kestim. Akvaryumun motoru yanmış olmalı diyordum durmadan; başka çalışan ne vardı ki. Ancak evin önüne geldiğimizde anlayabildik tam olarak neresi olduğunu. Şimdi üzerinde saatler geçmiş olmasına ve hem itfaiye hem de komşular tarafından bina defalarca yıkanmış olmasına rağmen etrafta kesif bir yanık kokusu var; her rüzgar estiğinde iliklerime dek duyumsadığım. Çok moral bozucu birşey bu; hiç yangın deneyimim olmadı- neyse ki- en yakından dün akşam gördüm sanırım. Kendi evimin yandığıyla ilgli endişelenirken sigorta diyordum.. Sigorta öder.. Ama yazılarım, resimlerim, okurken satırlarını çizdiğim kitaplarım.. Sonra değişik iklimlerin, ruh hallerinin, temasların değişik kokularını taşıyan giysilerim.. Acayip şey bunları düşünmek. Tüm mahremiyetimin, deneyimlerimle zenginleşen, özelleşen nesnelerin yanıp kül olduğu fikri. Elbette insan önce hayatta kalmayı düşünür ama gerçek bir yaşam riski yoksa; tüm bu eşyalar öyle değerli oluyor ki.. Hayır fatura bedeli değil elbette bahsedilen değer. Ben zaten çok cimri ve evet malına düşkün olduğum için; üniversitenin 1. sınıfında yurtta yangın tatbikatı yapılmıştı ve ben binadan son çıkarılabilen insandım. Çünkü -acıklı bir biçimde- eşyalarımı toplamaya çalışıyordum. Ne cahillik tanrım. Herneyse.. Bu yazıya başlarken aklımda olan ve birtürlü yanına yaklaşamadığım şey ise şuydu; evi yanan komşularımız.. Merdivenlerde komşular olayı irdelerken- dedikodu da deniyor-sürekli bir "kadın da annesinin evine gitmişti, terketmişti, zaten sürekli "dayak", kavga, gürültü..." kadın sürekli şiddet görüyormuş bu cinnetiyle ev yakan abiden. Ve kutu gibi evciklerinde benim sevimli komşularım da bunu güzelce duymazdan geliyorlarmış; ta ki bir merdiven sohbetinde malzeme olasıya dek. Dün gece ki yangın evlerine sıçrayacak diye çok korkmuşlar. Deli bir adamın kendi evini yaktığı yetmezmiş gibi onların yuvası da neredeyse risk altında kalıyordu. Karikatür gibi. Esasen bence tüm sokak yanıp kül olmayı haketmişiz. Çok ikiyüzlü ve bana dokunmayan yılanım benimci bir yer.. İzmir'in Karşıyaka'sı.. Çok acayip ve yazık..

7 Temmuz 2009 Salı

...

dün gece rüyamda sevgilme sarılmış öperken.. kolumda bir şişlik gördüm.. büyük ve çirkindi.. durup baktım ona. . çekinerek dokundum sonra.. büyük bir böcek ısırığı gibiydi.. sonra sıkınca içinden bir kurşun çıktı.. vurulmuştum.. ama ölümcül olmayan bir yaram vardı.. rengi düzeldi hemen.. acısı çabuk geçmedi ama, korkularım yatıştı... ne garipti..

24 Haziran 2009 Çarşamba

One minute...

Geriye dönüp baktığımda 2009 sanırım en çok sayıklayacağım yıl olacak.. Hem kişisel olarak bana hem de toplumsal olarak bize, tam kıyısındayım gibi geliyor. Elif demişti ki "derviş; eşikte durandır." Çok aydınlatıcı bir bilgi. Ben de eşikteyim sanki. Derviş olduğumdan değil belki ve hatta apdal ne de.. Sadece aptal.. Oysa cehalet de mutluluktur netekim. Verdiğim ve vermediğim kararlarla eşikteyim. Hem kedilere özgü bir sahibine değil evine bağlılık durumu var; derip çattığım düzenin müptelasıyım çünkü. Hem de aynı oranda ve aynı referansla huzursuzluk.. Çünkü hiçbirşey sonsuza dek sürmez, özellikle de güzelse..

24 Mayıs 2009 Pazar

Milk(2008)


Emin olamadım ama dönüp kontrol ettiğimde gördüm ki; yazmamışım Milk'i. Efendiliğimden eser yok şu anda.. Aman şu girizgaha bakan da döktüreceğim sanır; ilgisi yok! Sean Penn'e bir methiye düzüp kaçacağım.. Akademi öptü gerçi benim yerime ama.. olsun.. Her iyi şeyin altına imza atar onlar zaten; yeter ki bir yapan çıksın, değil mi.. Bıyık fenomenini küllerinden doğurdun be adam!
Metro merdiveninde kime uzansan o sevimli samimiyetinle, kucaklardı zaten seni.. Hem yaptığı işi yapış şekliyle- o adam oluşunun estetikliğiyle- zorunlu hareketler tam puan da diyebiliriz.. Hem de yaptığı işi yapma nedeniyle.. Pis kapitalist protestan muhafazakarlığının görmezden gelmeye çalıştığı gibi değil işte.. Hayır efendim değil. Sizin buyurduğunuz gibi sevişmeyeceğiz.. Oh be...

A Good Year (2006)

Süper mantar bir Hollywood yapımı.. Yine de manzara resimlerini sevenlere öneriyorum.. Ya da bir Salı akşamı yapacak bir şeyi olmayanlara.. Hayır Çarşamba olmaz, How I Met Your Mother var; rekabet edemez onunla.. Bir de bir şişe kırmızı şarap tedariklendirilmesini.. Çok özendiriyor şerefsizler çünkü. Netekim üzüm bağında geçen bir film izleyip de insan başka ne yapabilir. Hiç birşeye karşı çıkmazdım özellikle de esas hatun oscarlı afet Marion Cotillard iken. Ve fakat tanrım neden romantik komedide oynarsın be adam; evet Russell Crowe; sana diyorum; sempatik değilsin- bir Hugh Grant olmana imkan yok bu yaştan sonra. Çirkinsin de.. Bir Bardem çekiciliğinin esamesi okunmuyor o benli suratından.. İyi pr yapmışsın kakalamışsın kendini bu fransız fonlu filme de; olmamış ay.. Artık romantik komedilere bir standart gelsin çok rica ediyorum. Meg Ryan'dan kendimiz korumamız gerektiğini öğrendik ama bu jönlere ne demeli? Hepimiz belli yaştayız(?) Jude Law'ın varlığından haberdarız. Emekli gladyatörlere karnımız tok. Lütfen..

Il Conformista (1970)

"-İşten çıkınca ne hissediyorsun?
-Normal halime döndüğümü|hissediyorum.
-Normal halden kastın nedir?
-Normal bir adam olmak..Bana göre normal bir adam...başını kadının kalçalarına bakmak için çeviren adamdır.Sadece başını|çevirmek de değil. 5, 6 tane kıstas var. Kendine denk, ona benzeyen insanları bulduğu için mutludur. O yüzden kalabalık kumsalları sever. Futbol, şehirdeki barlar...
-Piazza Venezia'ya gitmek mesela.
Kendine benzeyen insanları sever. Farklı olanlara ise güvenmez. O yüzden sıradan bir adam gerçek bir ahbap ve gerçek bir yurttaştır. Tam bir vatanseverdir.
- Gerçek bir faşist yani."

Usta Bertolucci'nin affına sığınarak yapıyorum bu alıntıyı. Başka türlü tasvir etmek pek olanaklı değil benim kısıtlı ifade gücüm için. Yine kendimi beş para etmez bir oyunun karın tokluğuna elde dilmiş yan rollerinden birinde sanıyorum. Bu oyunu izlerken ayırıyorum ki yaşadığım hayat bana çok ucuza kakalanmış bir senaryo. İyi paketlendi diye yaşayıp duruyorum. Üstelik öyle acımasız bir sözleşmeyi öyle kanlı imzalamışım ki perde kapanana dek- hiç alkış duymasam da- buracıkta rol kesmeyi sürdüreceğim. Bir ihtimal aklımı koruyabilirsem; ve belki zaman zaman akıllı da olabilirsem sabote edebilirim.. Bu da bana sadece özsaygı kazandırır. Esaretimi artık hiçbir kahraman sona erdiremez. Çünkü kendisi çoktan vurulup düştü..

L'avventura (1960)

Anladık İtalyanların kafası karışık; ama bizimkini de karıştırmaya niye çalışıyorlar? Kayıp Anna'nın gerilimi Claudia'nın sarı saçlarını dağıtması ve rüzgarlara bırakması yüzünden iyice perçinleniyor. O parafinli eller, o törpülenmiş topuklar, o coşmuş yunan heykeli beyazlığı... Ah Claudia ah! Neden aşk? Neden ihanet? Hani sadakat?! Senin inci küpelerin, ipek fularların, iyi terzilenmiş aristokrat tayyörlerin yüzünden bu haldeyiz.. Terkedilmiş kasabaların tozlu kiliseleri bunlarıda mı görecekti? Başlarken bu film bitmez dediğimiz onca Lynch'te sonra Antonioni'nin bu bize ettikleri reva mı? Tamam razıyım. Hepsini tüketecek ve sonra da yeniden düşüneceğim.. Hakettim bunları.. Hepimiz hakettik..

ihmaller blog üstüne..

dün sabah uyanıp "bugün dünyanın en güzel günü" dedim.. çok içtendim.. cumartesi dünyanın en güzel günü.. ve her hafta ondan en az 1 tane var.. çok mutluluk verici. sıkıntılarım nitelik itibariyle başedilmez ve dönemsel olduğundan gerek, bana bir rahatlık geldi.. bir de o teşekkür mottosu.. ihtiyacım olna birşeymiş belli ki..
bu güzel hava, bu güzel yaz, bu güzel ev ve tüm bu farkındalık için (zoraki de olsa zaman zaman) teşekkürler..

17 Mayıs 2009 Pazar

Halil İbrahim Dinçdağ

17 Mayıs 2009- Türkiye'de -en homofobik avrupa ülkesinin- en homofobik sektöründe- bir futbol hakemi yüzünün kapatılmasını ve isminin kısaltılmasını reddetti. Utanılacak birşey yapmadığını, suç işlemediğini söyledi. Eşcinsel oluşunu deklare etti. Onun göze aldığı tüm dışlanmışlıklarla görünürlüğü yüreğimizi kabarttı. Korkmuyoruz. Utanmıyoruz. Çoğa benzemiyoruz. Taklit etmiyoruz. Kendine benzemeyenden nefret edenin karşısındayız. Susmayanın arkasındayız. Teşekkürler cesaretin için. Umut verdiğin için. Yalnız değilsin...

7 Nisan 2009 Salı

Låt den rätte komma in

-benden hoşlanıyor musun?
-hem de çok
-bir kız olmasaydım da hoşlanır mıydın?

Sanırım izlediğim en güzel vampir filmiydi bu. Özellikle Nosferatu'dan sonra çok aydınlık çok sevgi dolu geldi. 12 yaşın güzelliği ile dolu..
2008 yapımı olmakla beraber tüm sene üzerimizden akan film leşi yüzünden gözden kaçırdığımız bir güzellik. Tomas Alfredson yapımı bir İsveç filmi. Stockholm'de geçiyor. Upuzun geceler, karla bembeyaz geceler... Oskar bir çiçeğin açmamışlığı kadar beyaz, Eli bir kedinin çekingenliği kadar güzel.. Aşkın bu kadar sessiz, doğal, genç ve güçlü oluşuna hayran kaldım. Çok az konuşmaya, çok yakın olmaya...
Zaten 12 yaş ne kadar masum ve ne kadar cüretkardır.. Ne kadar köprüseldir, geçişseldir.. Ne kadar tehlikelidir... Ne olduğuna karar verdiğin- ne olduğunu anladığın zaman...
Mmmhhhh....

Gece gündüz öneriyorum...

5 Nisan 2009 Pazar

bir not

bu aptalca yorum bile olmayan film notlarıyla özellikle içini boşaltmaya başladım ortamın.. zaman ayırmak zor geldi ya da enerji... bir de şu malesef kalemimden kan damlıyor hikayesi..
hafta sonum neredeyse berbattı. aslında ne kadar kötüyse o kadar iyiydi.. ama benim ruhum çok hasta.. kalbim yaralı.. içip unutmak istemiyorum artık, görmezden gelemiyorum.. bunun tamamen tıbbi bir durum olduğunu telkin ediyorum kendime avunmak için. bir tür mutluluk hormonunun ya da enzim ya da neyse işte yeterince üretilemediğini- tarafımdan- ve gereksinimim çok güçlü olduğu içinde.. böyle adict bir hayat yaşadığımı.. bulduğum herhangi herşeye hastalıkla sardırışımın mazereti.. kendimle yalnız kalmamak için..

Nosferatu, eine Symphonie des Grauens

Çekilen ilk vapmir filmi olarak girmiş literatüre. F.W. Murnau -1922 yapımı sessiz film. Sessiz doğru ifade olmayabilir; müzikler ve çığlıklar var çünkü. Nefis sepya bir ışık, kararıp aydınlanan sahne geçişleri, kocaman korkunç bir şato... Vampirlerle ilgili korunma ritüellerine daha alnına haç dayamalar, kutsal su serpmeler, sarımsak dolamalar icat edilmemiş. Pür korku, pür dehşet.. Kötülüğün enfes bir fotoğrafı..

Barbarella

1968 yapımı JAne Fonda güzellemesi. Başlarken Dünyayı Kurtaran Adam çağrışımları yaptı ama bu filmin açılımları sonrasında başka bir konsept olduğunu gösterdi bize sağolsun. Gerçi ötekine de yok demezdik, başımızın üstünde yeri var.
Kostümleriyle yüreğimi ağzıma getirdi habire, savaş nedir bilmeyen iyi kapli dünyalı sarışın sesi beni benden aldı.. Ama bir işkence aletini dize getirmesiyle idolüm olmuştur artık..
Bir de barbi bebeğe esin olacak pembe-peluş kaplı uzay aracıyla...

10 Mart 2009 Salı

Pandoranın Kutusu

Şehir.. Yemiş insanları çiğ çiğ.. Öğütmeden tam, biraz dağıtarak biraz ufalayarak geri tükürmüş.. İnsanlar farkına varmamış.. Mutsuzluk hasıl olmuş ama nedenini bilememişler.. Güzel evlerde oturur güzel arabalara binersek ve çok çalışırsak geçer demişler.. Ama geçmemiş..

Yaşlanmak ne kötü lanetlenmiştir şimdi. Ne kötücüldür ne utanılasıdır. Oysa hepimiz gitgide ergenleşirken, poplaşırken, daha genç ve hoppalaştırılırken, şımarırken.. Sanki büyümemize, daha akil daha dengeli olmamıza yarayan organlarımız mafya tarafından gasp edilmiş gibi.. Ne dünyayı tanıyoruz ne kendimizi. Artık bilge olmak bir tür yeraltı faaliyeti.. oysa bize zorla öğretilen ve bizi aptallaştıran tüm bu "şeyleri" unutabilme lüksümüz de var.. Şanslıysak..

Yeşim Ustaoğlu film yapmış çok güzel olmuş. Tsilla Chelton kendisi olmuş bizi de olduruyor, elini ayağını öpüyorum yani sakınmadan..

1 Mart 2009 Pazar

Sonbahar

Öyle şiir gibiydi ki, çıktığımda fazla direnemeden ağlamaya başladım. Eğer ağlamasaydım başım patlayacktı sanki. Hayatımın geri kalanında ağlamak ve uyumak istiyordum çıktığımda. Şiir gibiydi.
Öyle..

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Çok nefis bir tesadüf eseri karşıma çıkıverdi. Yolun taaa karşısında o uzağı hiç göremeyen gözlerimleri afişi gördüm ve şüphelendim. Bunun bir aydınlanma olduğundan eminim. Saat 16.30'du ve sonraki seansa 10 dakika vardı. İhya oldum. Kutsal birşey alnımdan öpmüş gibi oldu.

Ayça; fena güzel bir kız. Hem de zorla alıştırıldığımız genel geçer güzellik anlayışıyla hiç ilgisi olmayan bir şekilde. Ayça bizim realitimize aykırı davranıyor. 2008 yılında aşk için risk alıyor. Bugün, şimdi, tüm şekillere, tüm öğretilenlere falan küfürü basıp yola düşüyor. Ayça görünmeyen zincirlerini kırıyor. Büyük acıları göze alarak büyük aşklar yaşamayı hakediyor. Çünkü ancak o taşıyabilir bunca duyguyu- o- yola düşmüş olan.

Hüseyin Karabey-Ayça Damgacı.. teşekkürler..

31 Ocak 2009 Cumartesi

Happy-Go-Lucky

Geçen hafta sonu izlemiştim ama bir blogum olduğunu tamamen unutmuş olduğumdan aklıma bile gelmedi şuraya iki satır düşmek. Golden Globe'da dikkatimi çekmemiş olması şaşırtıcı, özellikle ödülü alırken hatunun durmadan "suck it suck it" deyip durmasına rağmen bu film özellikle dikkatimi çekmemişti. Ödül töreninde İsrailli sinemacılara ödüller sunarken en ufak bir imada bile bulunmadan gülümseyip sex ve uyuşturucu konulu teenager esprileri patlatan sinemacı kitle yüzünden zaten kıl olmuştum. Bir tanesi de çıkıp sizin adınızı artık sadece öül törenlerinde duymak istiyoruz akşam haberlerinde değil deseydi hepimize yeterdi ama gerek görmediler. Böylece benim adamlarla ilgili kaybettiğim gerçeklik perspektifini de geri kazanmış oldum. Hangi sanat, hangi duyarlılık, hangi muhalafet ya da hangi endüstri.. Yemişim..

Herneyse; sadede geleyim. bu ingiliz abla 30'lu yaşların başında bekar bir ilköğretim öğretmeni.. Bir ev arkadaşı var, bir kızkardeşi(aslında 2) ve işte böyle kendi gibi birkaç sevimli tip daha. Leş gibi kurgulanmış toplumsal düzenlerin bize dayattığı yaşam şekilleri yüzünden, yaşlandığı ve yalnız kaldığına dair yanılsamanın kokusunu aldığı için hafiften huzursuz. Oysa bu koca bir yalan ve biraz düşününce insan bunu mutlaka farkediyor. Zırvalıyorum, tüm film diyalogdan ibaret zaten şu oldu bu oldu deme imkanım yok- ama başka birşey deme imkanım var. Dün gece 5-6 kişi ya da 8-9 neyse.. beraberken.. yine aynı derin tatmin duygudu. Hayatımın en güzel yılları ve bunu böyle yapan da işte burada beraber olduğum insanlar. Beni berbat bir dünyadan koruyan; aklımı ve kalbimi- hiçbirşeye mecbur olmadığımı sadece olmak istediğim insan olabileceğimi bana gösteren.. Tanıdığım çok az insan benim kadar zengin, belki de hiçbiri.. Benim için de tan bir happy-go-lucky-- Sürekli olarak kendimi çok şanslı hissedip duruyorum zaten. Biraradayken nasıl göründüğün, ne iş yaptığın, nerde yaşadığın, kaç yaşında olduğun ıvır kıvır hiçbirinin önemi olmuyor. Esasında politik görüşünün dünyaya bakışının falan da yok. Duruşlarımız yakın olsa ve birbirimizi çok etkilesek de bir dayatmadan söz edemeyiz. Tek bir koşul iyi niyetli olmak, samimi olmak gibi. Ya da bilmiyorum koşulların gerçekte ne olduğunu. Kozmik bir durum var; birbirimizi buluyoruz ve birden müptela oluyoruz. Çok uzattım, susuyorum. Tüm sevgililerimi öpüyorum.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Üç Maymun

Çok acayip güzeldi, ağzım açık kaldı. Çok klostrofobikti mesela öncelikle ki ben bunu çok severim. Kendimi o acayip evde sandım filmin büyük bir kısmında. Sonra feci gerçek, çok yakın bir yozluğu vardı; ne acayipti ya. Ne sessiz ne gürültülüydü.. Ne aşina ne yabancıydı.. Ne kestirilebilirdi ve de ne şaşırtıcıydı.. Bu tip yönetmenlik durumu, bir tür doğa üstü güç sanırım, gift denen şeyden. Ben zamanı durdurabiliyorum; ben duvarlardan geçebiliyorum; ben de film yönetiyorum.. Başka bir açıklama bulamıyorum; başka türlü gerekçelendiremiyorum bu işi bu şekilde yapmayı. Vay be.

Vicky Cristina Barcelona

Ne desem boş demek istiyorum sadece. Şimdi sen Voody Allen'ı al; yazsın hayvan ; Scarlett Johansson, Javier Bardem, Penelope Cruz hayvanları oynasın; bu işler Barcelona'da olsun, aylardan temmuz olsun ağustos olsun, Giulia bla bla denen hayvan şarkısını söylesin.. Yapılabilecek tek şey vardı biz de onu yaptık- hemen koşup şuurumuzu kaybedene dek şarap içtik. İsabet oldu. Pek fena pek güzel..

4 Ocak 2009 Pazar

Black Cat, White Cat

Taaa cuma gitmiştim ama.. Çok önceden izlemiştim ama bu tekrar iyi geldi. Zaten başucu filmlerinden biri çünkü insana unuttuğu şeyleri hatırlatıyor. Hani hay huy içinde unuttuğu. 1998 yapımı Emir Kustarica abimizden çingene güzellemesi- desek. Hangisi değil ki desek? Oyuncular sanırım bir iki tanesi dışında zaten oraların güzel-çirkin insanları. Hiçbirinin ortodonti tedavisi olmadığını kesinlikle biliyoruz. Çok çingene güneş yanıkları vardı- amele demek istemiyorum çünkü bu adamların avamlığı çok yakışıyor, küçümsemek gibi bir densizlik yapmamak lazım. Zaten avamlık nedir ki? Nefis karışıklıkta- benim için bile- bir düğün evi; 2 güzel aşk hikayesi ve 1 güzel dostluk hikayesi daha.. İnsanın içini eriten müzikler, içine işleyen fotoğraflar. Ben var ya bu sistemi yerim, bu düzeni donumda sallarım lan diyorum. Yani filmdeki abiler öyle diyor. Gıpta ediyoruz, saygıyla eğiliyoruz önlerinde.

Australia

Çok uzun, bitmek bilmiyor. Hazırlanıp gitmek lazım, patates bile haşlanabilir, o kadar uzun. Hatta ben bir ara gerçekten döngüye girdi ve bitmeyecek sandım. Aborjinlerden bahsedeceklermiş ama dikkatleri dağılmış sanırım ya da sıra gelmemiş abuk subuk romantizmler yüzünden. Belli bir süreden sonra filmin fantastik olduğuna inanmaya başladım- öyle motive ettim kendimi çünkü süper saçmalaştı. Çizgi film gibi oldu. Avusturalya güzel bir yer(miş). Güzel güzel çölleri, yağmur mevsimleri falan var. Hugh Jackman fena yapmış gövdeyi, genellikle odak noktası oldu benim için. Nicole Kidman'da yaşlanmış. Aman çok uzun, çok ince, çok beyaz, çok sarışın falan sinirlendiriyor beni bu kadın ya. Aborjin kralını çok sevdik, şarkılarını çok sevdik, herşeye isim vermelerini çok sevdik. Oraya buraya garip garip gerekçelerle gidip kendi beş para etmez yaşamlarını konuşlandıran, savaşan, toprak bölüşen İngilizleri, Amerikalıları, Japonları sevmedik. Dünyadaki tüm kadim kültürlerin beyaz adam tarafından bok edişilişini, iç edililişini anımsadık, utandık, öfkelendik. Geçti ama sonra. Birşey olmadı.